Deneme Yazılarım
Sen Haklısın Musa! Ama Karnımızı Firavun Doyuruyor-1
30 Mayıs 2026
Sen Haklısın Musa! Ama Karnımızı Firavun Doyuruyor
İsyanı yitik, kelimeleri yorgun bir çağın çocuklarıyız biz. Eşyaya yenildik. Konfora ağır bir mağlubiyetle esir düştük. Sahip olduklarımızın bize sahip olmaya başladığı o eşiği geçmeye başladık sanki biraz? Arada sırada gökyüzüne bakın, güneş gözünüzü alsın, zira dünya fazla göz alıcı.
Eskiden, akşam ezanı okunduğunda adımları hızlanan, ceplerinde belki az ama ağır bir helal yorgunluk taşıyan adamlar vardı. O adamların alın terinde, toprağa düşen yağmurun o genzi yakan, insana aslını hatırlatan kokusu gizliydi. Kanaat denilen o muazzam hazinenin bekçileriydiler. Rızkın göklerden indiğine, toprağın bereketiyle yoğrulduğuna ve yalnızca "Rezzak" olandan geldiğine pazarlıksız, şüphesiz iman etmişlerdi. Mahalle aralarında, sedirlerinde oturup ince belli bardaklardan çaylarını yudumlarken, dünyanın kendi ekseni etrafındaki o telaşlı dönüşüne çok da aldırış etmezlerdi. Çünkü dünya, onların kalbini durduracak, uykularını kaçıracak, yahut onurlarını ayaklar altına aldıracak kadar kıymetli bir yer değildi. Bir hırka, bir lokma felsefesi bir edebiyat değil, bizzat hayatın kendisiydi. Evlerine götürdükleri bir file elmanın, bir somun ekmeğin içinde dünyanın en büyük ziyafeti saklıydı.
Sonra şehirler büyüdü, daha doğrusu şişti. Ahşap cumbalı evlerin, sardunya kokan avluların, birbirinin güneşini kesmeyen o zarif sokakların yerini, gökyüzünü yırtarcasına yükselen sırça köşkler, güneşi ve rüzgarı hapseden camdan kuleler aldı. Modern zamanların piramitleriydi bunlar ve bu piramitlerin firavunları eskilere hiç benzemiyordu; kravatlı, parfümlü ve çok naziktiler. Bizler de, o piramitlerin inşasında kendi rızasıyla taş taşıyan, üstelik o taşı taşırken boynundaki şirket kartıyla, elindeki marka kahvesiyle gurur duyan tuhaf, efsunlanmış köleler olduk. Zincirlerimiz altındandı artık; ayaklarımıza değil, zihinlerimize, arzularımıza, banka hesaplarımıza vurulmuştu. Prangalarımızın adını "kariyer hedefleri", "aylık kotalar" ve "performans değerlendirmeleri" koymuştuk.
"Sen haklısın Musa! Ama karnımızı Firavun doyuruyor."
Tarihin en acı, en çıplak ve en utanmaz itiraflarından biridir bu. İnsanın kendi kendine kurduğu o muazzam kumpasın, kendi eliyle giydiği o utanç gömleğinin şifresidir. Bir yanımızla hep hakikatin, asaletin, adaletin ve onurun yanında durduğumuzu haykırmak isteriz. İsmet Özel'in mısralarındaki o gür, o tavizsiz sesle hırçınlaşır; "benim adım insanların hizasına yazılmıştır" der, sisteme, çarklara, insanı öğüten bu vahşi düzene sözüm ona isyan ederiz. Masalarda, loş ışıklı üçüncü nesil kafelerde, sosyal medyanın o gürültülü ve yankı odası meydanlarında hepimiz birer yiğit Musa'yızdır. Hepimizin sanal asası elindedir, hepimiz zulmün denizini ikiye yarmaya, mazlumları sahil-i selamete çıkarmaya yeminliyizdir. Cümlelerimiz keskin, ahlaki üstünlüğümüz tartışılmazdır.
Fakat o sanal kahramanlıklarımız, o süslü direnişlerimiz, ay başı gelip de o bildik hesaplara maaşlar yattığında, kredi kartı ekstreleri kapıya dayandığında, ev kredisi taksitleri yüzümüze tokat gibi çarptığında buharlaşıverir. O yarmaya yeminli olduğumuz deniz ortadan ikiye değil, usulca kendi üstümüze kapanıverir; boğulan yine kendi hakikatimiz olur. İçimizde avaz avaz bağıran o devrimci isyan, plaza kapılarındaki güvenlikli turnikelerden kart okutarak geçerken usulca ceketini ilikler, başını öne eğer. Haklı olanın Musa olduğunu, doğrunun, güzelin, iyinin onun yanında olduğunu adımız gibi biliriz bilmesine. Ama modern Firavunların bize sunduğu o şatafatlı konfor alanlarından, gösterişli unvanlardan, makam araçlarından, tatil paketlerinden ve her şeyin dahil olduğu o yaldızlı açık büfelerden vazgeçmeye asla cesaretimiz yoktur. Konfor, inancımızı rehin almıştır.
Ne garip, ne yürek burkan bir çelişki değil mi? Kızıldeniz'in yarılması mucizesine iman ederiz; zulmün sulara gömüleceğine, haklının galip geleceğine dair ayetleri okurken gözlerimiz dolar ama sırf deniz manzaralı, daha geniş metrekareli bir ofisimiz olsun diye Firavun'un sofrasında bağdaş kurmaktan da bir an olsun geri durmayız. Hakikati seviyoruz elbet, onun şiirini yazmayı, türküsünü çığırmayı çok seviyoruz; ama o hakikat uğruna zerre miskal bedel ödemeyi değil. Musa’nın asası çok heybetli, hikayesi çok destansı, davası çok kutludur; fakat Firavun'un sarayında erzak bol, kaloriferler yanıyor ve o tıkır tıkır işleyen sömürü düzeni bize "güvence" satıyor. Ve biz, güvenceyi Allah'tan değil, sistemden bekleyen zavallılara dönüştüğümüzü kendimizden bile saklıyoruz.
Mustafa Kutlu’nun anadolu kokan hikayelerindeki gibi, topraktan koptuk kopalı kalbimizin de zembereği boşaldı sanki. Tohumun toprağa düşüşündeki sırrı, filizin güneşe uzanışındaki teslimiyeti unuttuk. "Ya Nasip" diyerek dükkan açanların, siftahı komşusuna yollayanların o nahif dünyasından çok uzaklara savrulduk. Rızkı vereni unutup, maaşı vereni rızık sahibi sanmaya başladığımız gün koptu içimizdeki o ince, o mukaddes tel. Firavunlar artık bizi kamçıyla değil, maaş bordrolarıyla korkutuyor. Ruhumuz eriyor sanki biraz?
Musa haklı. Bunu hepimiz, en derinlerimizde, o yaldızlı unvanlarımızı, o süslü diplomalarımızı ve tasarım kıyafetlerimizi gece olup da bir kenara soyunduğumuzda çok iyi biliyoruz. Başımızı yastığa koyduğumuzda, karanlıkta vicdanımızla baş başa kaldığımızda biliyoruz. Haklıydı, insanın asıl kurtuluşu da ordaydı. Ama biz, ayaklarımızın çamura değmesinden, Tih Çölü'nde susuz kalmaktan, bıldırcın eti ve kudret helvasına talim etmekten, velhasıl o zorlu ve meşakkatli özgürlük yolculuğuna çıkmaktan o kadar çok korkuyoruz ki... Karın tokluğuna, yahut daha büyük ekranlı bir akıllı televizyon, daha yeni model, daha sessiz çalışan bir araba tokluğuna, ruhumuzun köleliğini kendi ellerimizle, üstelik alkışlar eşliğinde ilan ediyoruz. Kölelik belgemizi şükran plaketi niyetine duvarlarımıza asıyoruz.
Yine de insanız işte; fıtratın o ince çağrısı tamamen susmuyor, kendimizi kandırmayı da çok zarif, çok entelektüel bahanelerle yaparız. Arada bir yutkunur, pencerelerden uzaklara, ulaşılamaz ufuklara bakar, derin bir iç çekeriz. "Düzen böyle kurulmuş, ne yapalım, hepimiz kocaman bir çarkın içindeki dişlileriz, tek başımıza dünyayı mı değiştireceğiz?" deriz. Böyle diyerek hem Musa'ya gizliden bir göz kırpar, "bak! aslında kalbim seninle" mesajı verir, kendi vicdanımızı bir miktar soğuturuz; hem de Firavun'un altın tepsisinden uzatılan o lezzetli lokmayı usulca çiğnemeye, şarabından yudumlamaya devam ederiz. İki yüzlülüğümüzü, "hayatın gerçekleri" maskesiyle gizleriz.
Hülasa; ne Musa'nın peşinden o çetin çöle düşecek, denizleri yaracak, putları devirecek cesaretimiz var; ne de Firavun'un sarayında büsbütün vicdansızlaşacak, Firavunlaşacak kadar körüz. İkisinin arasında, o sıkışıp kaldığımız Araf'ta, karnı tıka basa tok ama ruhu açlıktan kıvranan, bedenleri son derece konforlu ama zihinleri tutsak, modern zaman biçareleri olarak yaşayıp gidiyoruz. Ve galiba en büyük cezamız da bu cehennemi kendi içimizde kurmuş olmamız: Firavun'un görkemli sofrasında tıka basa doyarken, o sofranın ihtişamından başımız dönerken, Musa'nın haklılığının o ince, keskin iğneleyen acısını kalbimizde bir ömür boyu, sessizce taşımak... Bir gün cesaret bulup da o asaya tutunacağımız güne kadar, yutkuna yutkuna yaşamaya devam ediyoruz.
✒️ emre
30 mayıs 2026 - ankara
Yorumlar (0)
Henüz yorum yok.